Çocukluğumuzu acaba nerelerde kaybettik, ne zaman bıraktık çocukluğu, bir ani an mı, bir süreç miydi bizi büyüten.. ne zaman gitmişti çocukluk avuçlarımızdan, liseye başladığımız da mı, ailemizin bizi okula götürmediğinde mi, ekmek almaya yollanırken arkamızdan saatlerce beklenmediğimizde mi? Ne zaman büyütmüşlerdi bizi istemediğimiz halde? İlk defa otobüs yolcuğuna çıktığımız da mı, yoksa geri dönmek isteyip de dönemediğimizde mi? Karlı yollarda yolculuk edeceğimiz gecenin arefesi kapının önüne çıkıp bacadan çıkan dumana bile doya doya baktığımızda mı?
Beslenme çantam elimde başladık okula, elimizde annemizin hazırladığı çanta, boynumuzda babamızın su yerine portakal suyu doldurduğu suluk. Ne büyük bir sevinçti, su yerine başka bir şey doldurmak. Lacivert önlüğün yerini başka şeyler alınca mı gitti yoksa minik çocukluğumuz, acaba ne zaman soldu o yaşadığı için gülen gözlerimiz. Ellerimizi bıraktıkları zaman mı uzaklara bakmaya başladı gözlerimiz, arkamızdan çekildikleri zaman mı konuşmaya başladı dudaklarımız…
Boynuna silgi asan çocuklar arasında, art arda dizilmiş sıralar arasındaki çocukluğumuz..Renkli tebeşirle yazı yazmaya bayıldığımız hevesli kalpler.. şimdi öyle bir hava var ki, ne sıralar ne tebeşirler. Düşmanlık çökmüş bulutların üstüne, kaldıramıyor gökyüzü, üstümüze üstümüze çöküyor gün be gün. Baharın başında sonbaharı getirenlere nasıl haykırsın takvimler. İnsanlara bak! Nasıl da bağırıyorlar, oysa öyle miydi geçmişimiz, mahalle aralarında fısıltı halinde konuşurken selam verenle aydınlanırdı gönüller, konuşanların arasına bir üçüncünün katılmasıyla başlardı asıl sohbetler. Şimdi… İşimizden fırsat bulamıyoruz(!) da selam yerine baş sallayıp geçiyoruz, nerde kaldı o’’selamünaleyküm, nasılsınız efendim’’ sözlerimiz.. süslemelerimiz…
Özlemeye başladım yine bu akşam herkesi, her şeyi çocukluğumu, yemeğimizi yedikten sonra çıkıp kapı kapı herkesi çağırıp çekirdek yemeye başladığımız akşamları, sokak lambasının altında oynadığımız oyunları.… ve bu özlem öyle derin oluyor ki öyle iç yakmaya başlıyor ki bazen, mutluluk dolu hasretleri özlemeye başlıyorum sonra.
Bizim çocukluğumuzdaki mutluluğumuz ne paradaydı, ne de ısrarlı bir internet oyununu kazanmakta. Bizim mutluluğumuz annemiz görmeden camlara üfleyip yazı yazmaktı, yağmurdan sonra çıkıp bisikletle suyun içinden geçmekti, sokak aralarında oynadığımız yerden yüksekte bir kaldırım ve istop oyunlarında bir renk bulmaktı. Şimdi kaçacak ne bir kaldırım ne bir renk… dumanlardan gözükmüyor ki doğanın kendi rengi bile..
Saklambaç oyunumuz vardı bizim, ‘elma dersem çık, armut dersem çıkmaJ’ o kadar masum bir sözle korumaya çalışırdık ki saklananı, oysa ipucu olduğunu bilmezdik bu sözün.Şimdi acaba kaç çocuk biliyor saklambaç oyununu, 30 katlı bir bina önünde olmayan bahçeye saklanmayı, olmayan ev garajlarına saklanmayı nasıl öğretelim.. şimdi biz bile kendi saklandığımız yerleri bilemez olduk.. neden nasıl kaçacağımızı karıştırır olduk, yapamıyoruz yeni doğmuş bir bebeğin yaptığını. Amacına uğraşana kadar inat etmeyi, yeri gelince ağlamayı.. yine ağlıyoruz ama kazanamadıklarımıza değil, kaybettiklerimize….
Düştüğümüzde dizlerimiz kanardı hep bir de avuç tabanlarımız. Bir yara bandı, bir krem, bir anne üfleyişi geçirirdi tüm sızıyı. Şimdi kanayan kalplerimiz oldu, geçmesi mümkün olmayan acılar… kurşunlanan bebeklerin alınlarından akıyor kanlar, üniversite kapısından kovulan kızların yüreklerinden akıyor kanlar, çocuklarına ulaşamayan aradaki duvarları aşamayan anne babalardan akıyor tüm kanlar…
İzlediğimiz filmlerdeki en zavallı karakterle değil, çizgi filmlerdeki en mutlu karakterle bağdaştırırdık kendimizi. Bizim için en büyük mutluluk sabah kahvaltısında izlediğimiz ormanların birinde karşılaşacağımızı umut ettiğimiz şirinlerdi, akşam okul dönüşü kıyafetleri değiştirmeden hatta çantaları bırakmadan izlediğimiz tom ve jerry maceralarıydı en zevkli keyifler…
Çocukluğumuz, hangimiz anlatsa bitirebilir yaramazlıklarımızı, çevremizi, yaşananları, o günlerin insanlarını, sokak aralarını…. Çok değil en faza 15 yıl öncesi değil miydi ilk okul yıllarımız. Çocukluğumuz.. ya ilerleyen 15 yıl.. hangimiz düşünebiliyoruz çocukların hayatını..
İnternetle oyun oynamak mı 30. katta ki çocuğun çocukluğu, okula her gün farklı yollardan değil de kapıdan adım atar atmaz servisle gitmek mi çocuğun çocukluğu, beslenme çantası yerine öğlen hamburger yemek için para ile yollanmak mı sabahları çocuğun çocukluğu….
Çocukluk kelimesi kalacak mı yada ilerilerde, yoksa doğar doğmaz büyümek zorunda mı kalacak tüm bebekler…………….
FİLİZ KÖYLÜ
SAÜ SNÖ-1